Girdiğim banka şubesinde, gişe önündeki 8-10 kişilik kuyruk bendenizi şaşırtmadı. Bu vesileyle yaratıcılığımı biraz zorlayarak naif sözler dağarcığımı genişletmedim değil. Tamamı kırmızı noktalı kategorisindeki bu sözlerimden, bankayı kuranın, şu andaki genel müdürünün, çeki icat edenin, bir çift yarasaya konut olabilecek bu binayı bankaya kiraya veren mal sahibinin, müşterilerle kızgın bir lamayı kıskandıracak miktarda salgı atarak konuşan bankodaki haddehane bozuğu tipindeki hatun kişinin, uyuşturucu mermi yemiş kutup ayısı gibi gerinen sözde güvenlik görevlisinin, koridora kadar uzattığı ayağına kazara -görecelidir- bastığım koltuğa yatmakla oturmak arasına yayılmış ve sanırım kulağına cep telefonu yapışmış bir şahsiyetin nasipleniverdiğini söylememe bilmem gerek var mı?
Bu tatlı dileklerimden, ben büyük adamım ve çok acelem havalarıyla sıranın en başına meyledip, bankodaki lamadan nasibini alan yine de en önde yan tarafta konumlanan ancak, bir önümdeki sıradan ve adaletten sorumlu bıyıkları sarkık ve kartal nazarlı vatandaşın bakışlarına dayanamayıp şansını bir üst kata çıkarak deneyen bir bitirim mahalle esnafı, arkamda özetle “kırek dosyası içindeki geym e sağ tıkla kopi de sonra oyunu yüklediğin klasörde sağ tuş yapıp paste yap sonra değiştir de ” 10 dakika cep telefonu ile oyun crack etmeyi tarif eden ve kendisine doğru bakıldığında havalara girerek kendini hekır zanneden de nasiplenmedi değil. Neyse, kimlere sövdüğümü yazayım desem yazı bitmeyecek. Konuyu dağıtmayayım.
Kenarda oturan türbanlı bir bayan ara sıra ayağa kalkıp sıraya doğru meylediyor ve geriye yerine oturuyordu. Ancak, birkaç kişi ilerledikten sonra gelip sıranın önüne geçti. Sıradan mırıldanmaların yükselmesiyle birlikte iki sıra önümdeki türbanlı olmayan bir kadın “lütfen sıraya geçin” diye seslendi. Türbanlı da “ben de sıradayım ancak kenarda bekliyordum” diye yanıtladı. Türbanlı olmayan kadın “sıradaysan sırada beklersin, biz neden kenarda beklemiyoruz” sorusuna suskunlukla karşılık verdi. Bu suskunluk, türbanlı olmayan kadının öfkesini “sen namuslusun, biz değil, burda beklersen erkekler yer, kötü kadın oluruz öyle mi” ye vardırdı. Türbanlı kadının sessizliği bozulmadı. Önümdeki sıradan ve adaletten sorumlu sarkık bıyıklının, türbanlı olmayan kadını “ben şahidim, o bizden önce gelmişti” diye sakinleştirmeye çalışması da pek işe yaramamış, kadının ve sıradaki bir kısım destekçisinin söylenmeleri kesilmemişti. Neyse ki bankodaki lamanın türbanlı kadını da salgılarından mahrum etmemesi, türbanlı olmayan kadını ve sıradakileri biraz yatıştırmış ve toplumsal barış tekrar sağlanmıştı.
Bu olay belki bir on, yirmi sene önce yaşansa acaba aynı şekilde mi tepkiler verirdik? Yoksa türbanlı olmayan kadın, türbanlı kadının bazı konulardaki hassasiyetlerini anlayışla karşılayıp sesini çıkarmaz mıydı? Evet pek muhtemelen çıkarmazdı. Çünkü iki kesim arasındaki farklılıklar kılcal boyuttaydı ve herkesçe kabul edilebiliyordu. Oysa günümüzde bu farklılıklar, derin yarıklar halini almış ve her nedense tahammül edilemez boyutlarda dolaşıyor.
Neden ve nasıl bu durumlara geldik diye kaçımız kendimize soruyoruz acaba? Neler ya da kimlerdir bu ayrışmanın, adeta düşmanlaşmanın sorumluları? Yıllardır bizi yönetenlerin bu işte sorumluluğu var mıdır?
Bakıyorum yıllardır bizi yönetenlere.
Türbanlı olmayan kesimin büyük teveccühle desteklediği, iki lafının biri Atatürk, laiklik, Cumhuriyet ve kurumları olanlara. Değeri tartışılır büyüklerim, hiç etrafınıza bakıyor musunuz, yıllardır dilinize plesenk ettiğimiz değerler bugün ne durumlara gelmiş diye? Biz ne yaptık da sözde temsil ettiğimiz tüm bu değerler bugün şamar oğlanına dönmüş, gelişimin çağı yakalamanın birer engeli durumuna neden düşmüşler, düşürülmüşler? Bu işi nasıl başardık?
Bakıyorum yıllardır bizi yönetenlere.
Dini hassasiyetleri biraz daha yüksek ve muhafazakar değerlere daha bir önem veren toplum kesiminin teveccüh gösterdiği ve iki laflarından biri din, iman, garip gureba, adalet olanlara. Siz tam değerini tespit edemediğim büyüklerim, siz hiç etrafınıza bakıyor musunuz, yıllardır siyasi çıkarlarınız için dilinize ciklet ettiğiniz din, iman ve bunların simgelerine bugün ne gözle bakılıyor diye? Temsil ettiğinizi iddia ettiğiniz anlayışı topluma yaymak yerine onları toplumu tam ortadan yarmak için kullanmaya başladığınızı ve meyvelerini de bolca aldığınızı hiç görebiliyor musunuz?
Bakıyorum yıllardır bizi yönetenlere.
Adapazarı’nda kendi aralarında Kürtçe konuşan iki vatandaşın, minibüsteki diğer yolcularca dövülüp hastanelik edilmesinde, siz vatan, bayrak, seviyorsan hay hay sevmiyorsan bay bay cılar, hiç sorumluluk duyuyor musunuz iki garibanın kötürüme yakın kalmasından? İki insanı bu hallere sokabilen halet-i ruhiyedeki payımız nedir diye soruyor musunuz kendinize? Ya siz, sözde Kürt halkını temsil ettiğini söyleyen tayfa, ne diyorsunuz minibüs olayına? Hiç aklınıza geliyor mu yarardan çok zarar mı veriyoruz sözde temsil ettiğimiz bir etnik gruba diye? Sayenizde bütün bir millet terörist gözüyle bakmaya başlamış olmasın temsil ettiğinizi iddia ettiğiniz etnik gruba?
Yabancılara karşı hoşgörülü, dünyanın en misafirperver milleti, fethettiği ülke halklarına bile büyük anlayışla yaklaşan gelenek sahibi olduğu iddiasındaki bir bir milletin geldiği duruma bakın. Herhangi bir karşı görüşe işaret ettiği dahi şüpheli bir emare bile hemen gardını almasına, hiç tanımadığı yoldan geçen birine, komşusuna bile eskilerin deyimiyle Yunana bakar gibi bakmasına sebep olmuş.
Bu ayrışma hangi boyutlara ulaşacaktır, derinleşerek devam mı edecektir? Yoksa yine bir yerlere mi toslayacağız? Eğer yine bir yerlere toslarsak bu seferki sözde ve gerçek mağdurlar kimler olacaktır? Herkesin aklı başındadır da yoksa ben laf olsun blog dolsun diye mi yazıyorum?
Binlerce canımızı kaybettiğimiz, milyonlarcamızın kimyasının bozulduğu Sağ-Sol travmaları yaşayan bir toplumu yönetmek, temsil etmek iddiasında olup aynı toplumu Türk-Kürt, Ergenekon-Cemaat, Laik-Dinci (yenileri de pek yakında) travmalarına taşımak sizlerde hiç mi rahatsızlık uyandırmıyor yüksele yüksele göğe çıkasıca büyüklerim?
-herkesin temsil ettiği kendine serisi-
Aksaray cenahları kaldırımlarında, tenha aralarda bolca seyyar satıcılar. Doğrudan yere ya da gazeteler, çuvallar üzerine mallarını itinayla dizmişler. Ucuz Çin malcıları, kullanılmış ya da yeni giysiciler, ayakkabıcılar, yün içlikçiler, şemsiyeciler, tüplü lüxlü aydınlatmalı küçük arabalı Özhasdiyar burma tatlıcılar, meyveciler. Tümünün gözleri, önümde yavaş yavaş yürüyen Zabıta komiserinde. Kimisi mallarını kucaklayarak, kimisi de ipli bir düzenekle sürükleyerek kurtarmaya çalışıyorlar. Kimisi ise gururla başı diklemiş, olduğu yerden bakıyor, yüz hafif kızarık. Hepsinin ortak yanı tığ gibiler, kavruklar, hallerinden belli ki yarı aç yarı toklar ama eller kocaman. En nazenini, dalyan kıvamındaki bu fakirden hallice olan, en kıyılara sıkışmış olan Afrikalılar da var. Çok ucuza, çakma marka saat satıyorlar. Afrikalılar bizim satıcılardan daha sağlıklı duruyorlar.
Demem odur ki karşımızda televizyonumuz, önümüzde internetimiz, elimizde gazetemiz ama dünyadan haberimiz yok. Oysa bu yoksullukları, dramları görmek için sağa sola dönebilen bir kafa ve onun önünde yerleşik iki tane göz dahi yeterli. Ama olmuyor, yine de göremiyoruz etrafımızı. Çünkü en önemli algı gerecimiz yok. O algı gereci aslında hepimizde var ama kan pompalamaktan başka işe yaramaz olmuş. Algı gerecinin diğer adı olan, cesaretin kardeşi Yürek zaten erken emekli, oralarda biryerlerde mukim güzelim Vicdan sa kötü yola düşmüş.
Bu yanıtı verebilen ve bu yanıta karşılık canhıraş alkışlayan bir salon dolusu Ata yadigarına seslenmek istiyorum. Güzel kardeşim, Atan sana modern ol diye kısa ötesi etekler, memelerfora selobanttan hallice giysiler mi giy dedi? Bu giydiklerinin Cumhuriyet kızı olmakla ne alakası var? Ey bir salon dolusu moderen millet. Bu mudur senin Cumhuriyet’ten, modernlikten anladığın?
Doktör Röno ile yaptığımız yorucu bir laboratuar çalışmasından sonra birer pipo tüttürdük. Tabii ki bendeniz pipoyu fos fos çekip mayışmak yerine, otomotiv sanayiini nerelere taşıyabilirim ve halkım ihtiyaçlarına bir türlü cevap veremeyen yabancı otomotiv üreticilerini nasıl yönlendirebilirim diye biraz kafa yordum. Zaten resimden de çok kafa patlattığım anlaşılacaktır. Bu derin hesaplamalarım sonrası, otomotiv üreticilerine hitaben kaleme alınmış yazıma buyrunuz;
Ciddi şeyleri bir kenara bırakıp bugün size bir masal anlatacağım.
Oysa işin rengi başka tabii ki. Bir tartışma, ufuk açmak, tartışma sonrasında al-ver yapabilmiş olmak, faydalı sonuçlara varabilmek, varsa bir soruna çözüm üretebilmek için yapılması gerekirken bizde hiç öyle olmadığı kesin. Her nedense kuyuya ilk taşı atanlar da su başlarını tutmuş devler. Basından, siyasetten, iş hayatından, sivil toplumdan vesaireden, kendini konuyla ilgili ordünaryüs mertebesinde gören, konuyu her yönüyle yalayıp yutmuş ayaklarında, kerameti kendinden menkul bir kısım kişilik pejmürdeleri. Milenyum peygamberleri, çakma Atatürk’ler, naylon Fatih’ler, villadan bildiren sosyetik Müteferrika’lar ne ararsanız var. Tabii ki bunların can suları, şakşakçılarıve her daim gurur duyanları.
Hakkında konuştuğun şeyin durumu nedir, bu kırıcı, yıkıcı, rencide edici tartışmalar sonunda elde kalan nedir, kime faydası olmuştur, önümüzdeki maçlarda bize ne getiri sağlayacaktır gibi soruların önemi yoktur. Tartışılan konunun muhatapları, yani örneğin devletin bir kurumu, yasası, geleneği, toplumun önem verdiği bir değeri vesairesi bir güzel pataklanmış, belden yukarı aşağı yer misin yemez misin e maruz bırakılmış, kirletilmiş kör çiçekçi kız gibi üst baş yırtılmış halde orta yerde kalmıştır. Sonuç??? Yok. Önemli olan tartışabilmektir. E güzel.
Kalabalık lokantada yemek yeme sorunsalım da vardır benim. Örneğin popüler, sürekli dolu, boşalan yere anında birilerinin oturduğu bir yerde yemek yemem, yedirmem. Yiyenleri de tenkit ederim. Garsonlar garson değil adeta şansolyedirler. Yerlerinde hiç durmazlar çünkü masada boşalmış ya da boşalmaya yakın her bardağı, tabağı anında önünüzden alırlar. Yanınızdan gelip geçerken mutlaka önünüzdeki tabağa bakarak, yemeğin tüketilme hızını kontrol ederler. Yemek sonrası çay içmek isteseniz, Şansolye hep aynı yanıtı verir mutlaka başka taraflara bakarak; “yeni demlendi”. Karşımdakinin konuşma sırasında sağa sola bakınmasından hazzetmeyen, çoğunlukla da bunu uzun uzun düşündükten sonra anlayabileceği türde laf sokarak belli eden bendenizin sinirinin tavan yaptığı andır bu.
Durmadı yerinde, hiç duramadı. Gerçekten de yorulmasına rağmen oflamadı, adeta belli etmekten korktu yorgunluğunu. Bu çırpınmaya, tek kolla iş yapmanın zorluğuna karşı tepkisi yalnızca terini silmek, nefes nefese kalmak oldu. Sezmedim en ufak serzeniş hali, isyan.
Oynaması için çocuğa oyuncak silah alınan anlayıştan atomu parçalayan, fezaya çıkan hasatlar beklenmemesi gerektiğini farkındayım bu ülkenin kör olmayan bir vatandaşı olarak. Gazetelerden okuyoruz haberleri “babasının tabancasıyla oynayan çocuk arkadaşını vurdu”, “eşini vuran adam; silahı temizliyordum silah birden elimden fırttı, dedi” vb.
Vaay milli takımı bile tutmuyor gibilerinden, Zekeriya Beyaz Hoca tabiriyle apık sapık mesaj göndermeyiniz. Önce adam gibi sevinmeyi öğreniniz. Verilecek bir can bendeniz için kıymetlidir, bilmemkime karşı alınmış bir galibiyetten.
Sıkışık otobüsteki hafif itişme sonrası şoför otobüsü Millet Caddesi üzerinde durdurdu ve bizler aşağıya indik. Ata sporumuzun birkaç örneğine bir tutam da çançinçon figürü ekleyince iyi giyimli mağdurumuz yere paralel konuma geçip istirahat buyurdular.
Birçok beher heba ettiğim araştırmanın çarpıcı sonuçlarına göre, Kıvırgan Familyası üyelerinin (yazının devamında Kıvırganlar diye anılacaktır) sayıları azımsanmayacak boyutta olup, toplumun hemen her kesiminde, kademesinde kendilerine sıkça rastlanır diyebilirim. Kıvırganlar, her yaş ve cinsiyetten olabilebildikleri gibi bulundukları ortama şu ana kadar doğadaki diğer hiçbir familyanın başaramadığı derecede uyum sağlayabilirler.
Polis bana sordu “kardeşim sen şikayetçi misin, masrafın var mı” Yok dedim. “ben tampon için değil, aracının içinden bana sarfettiği güzel sözlerine karşılık olarak kendisini sopalamayı planlıyordum, onun için takip ettim” meyanındaki yanıtım poliste “Ne haliniz varsa görün, o kapıdan içeri gireni içeri atarım” olarak karşılık buldu ve bu fakirden on puanı haketti. Bir müddet bakıştık. Belki de pis pis sırıttığımdan, polisin binaya girmesini beklediğimi anlayan Kıvırgan hemen arabasına doğru meyletti. Ama artık çok geçti. Kıvırganımızın ettiği envai çeşit özürler, masrafın ayaklarına para teklif etmesi, acıma hissimi uyandırsa da kaval kemiği cenahını yoklamamı engelleyemedi. Kıvırganımız da cezasına razı, arabama binip U dönüşü yapmamı, sanırım sevinçten olsa gerek yerinde duramaz bir halde hoplaya zıplaya seyretti. Ayrılırken bir 10 puan da tüm konuşmalara şahit, merdivenlerin yukarısında hafif tebessüm halinde nöbet bekleyen polise verdim.
Kıvırganların hayat bulamadıkları tek alan Siyaset ortamıdır. Evet, neden şaşırdınız? Hangi ülkede yaşıyorsunuz? 10.000 kişinin, 15 kameranın önünde bir laf edip ertesi gün mahkemede “montaj” mı diyorlar, yurtdışında uluslararası basın önünde bir laf edip ülkeye dönünce “iftira” mı diyorlar, seçimden önce verdikleri hangi sözü tutmadılar, bir sonraki seçimden sonra vaatlerini yerine getirmeyeceklerini kim iddia edebilir ki bu familyaya dahil olsun bu güzide kişilikler?
Etraftaki esnafa faizle para verdiğini sonradan öğrendiğim birinin işyerine gitmiştim. Gelen giden, giren çıkan çok. Selam aşağı, selam yukarı. “selamun aleykum”, karşıdaki de “aleykum selam”. Buyur şimdi. Ne selamı veren anlamını aklına getiriyor ya da biliyor, ne de selamı alan ne dediğini biliyor ya da anlamını aklına getirmek istemiyor.
İşin özü, bir kısım içi boşalmış sözler belirli zamanlarda tekerleme gibi söylenir olmuş, gayrı ihtiyari yerine getirilen ritüeller halini almış adeta. Söyleyende samimiyet sezmediğimde, bana külfet geliyor karşılık vermek, ortak olasım gelmiyor bu kof, bu çakma iletişim zamazingolarına.
Kalabalık bir mecliste, berberde, kısaca herhangi bir vesileyle o an birarada bulunan birkaç kişi havadan sudan konuşuyorsunuz diyelim. Sarfettiğiniz cümle içindeki bir kelime dahi sizi anında belirli bir grubun içine dahil edebilir. Yanınızdakiler derhal notu verirler. Bir konuda fikrinizi anlatıyorsunuz diyelim, hemen size münasip bir ideoloji bulunur. Şucu, bucu, zartist, zurtist.
%98 ihtiamalle müslüman olan bu topluluğa sesleniyorum. Yüce Peygamberinin dahi saçlarının kısa sürede ağarmasına sebep olan “ip gibi dosdoğru olmak” kaygısı var mıdır sende? Yoksa, “Yok kardeşim ben fitremi verdim, kurbanımı da kesiyorum bu konuda rahatım, istediğim gibi yaftalarım” mı diyorsun” Ne güzel.
Ama yapacak başka önemli hizmetler de var. Kendilerine buradan sesleniyorum, moderen ülkemizin ileri görüşlü yetkilileri, halkını pek düşünenleri;
Konuştuk havadan sudan, inşaatlar ne zaman biter, yevmiyelerini düzenli alabiliyorlar mı, geçen bizim bloğun alt katlarını da su bastı… Biraz yanda kalanlar kendi aralarında sessizce Kürtçe konuşuyorlardı. İnşaatların yanındaki barakalarında hazırlanıp bayram namazına gitmiş bir kısmı, kimisi uyanamamış. Bazılarının temiz pantalon, gömleklerine rağmen ayakkabıları işte giydikleri ayakkabıydı, bir takım elbisenin pantalonu birinde, ceketi diğerindeydi. Birisi açtı getirdiği kutuyu önce bana doğru seğirtti. Hemen bakındım, en yaşlımızı gösterdim, önce oradan başla diyerek. Elini kalbine götürdü muhtemelen 60′larındaki amca tebessümle.
Birkaç yıl önce, bir kış günü ben de kalmıştım İstanbul içinde mahsur.
Soğuğa karşı müthiş dayanıklı olan ama sanırım gözleri iyi göremediğinden zincirleri takmakta zorlanan arkamdaki emekli amcanın zincirlerini de takıverdim. Bizi seyreden, sırıtkan ama gözleri yalvaran yandaki araç sahibi zırtabozun ricasıyla onunkileri de takıverdim.
Yolun açılması için öndeki araçları tek tek itmek, aracını bir türlü hareket ettiremeyenlerinkileri az yukarıdaki düzlüğe kadar çıkarmak gibi binbir maceralardan sonra 23.00 sıralarında arabamı 2.viteste kaldırarak tipiden tek şeride düşmüş yolda ilerleyebildim. Her baktığımda beni korkutan artık beş katı büyük parmaklar, soğuk ve açlıktan kararan gözler ve küfür literatürüne emsalsiz katkılardan bulunan bir halet-i ruhiye ile diğer yola varmıştım.
Sabah işe varabilmek umuduyla Halkalı Köprüsü’ne doğru yol almaya çalıştım. Daha bilmemnekent çıkışındaki küçük, kuş uçar arada kervan geçer sakin göbekte takıldım kaldım. Dört tane yolun ortasındaki bir döner göbek. Tüm sürücülerimiz, bu göbekte dahi birbirlerinin önünü itinayla kapamışlar. Sürücü jargunundaki tam kilit. Kendi önü kapalı ya o da diğer yönden geleninin önünü kapatmaktan sanki gizli bir zevk alıyor. Aslında önünü kapadığına yol verse bir süre sonra araçların dönüşleri gerçekleşebilecek ve kendileri de yollarına gidebilecekler. Buna dahi kafalar nato, kafalar mermer. Haklarını yemeyelim, belki de ileride trafiğin zaten bitik olduğunu bildiklerinden, kimse kimsenin kendi yoluna doğru gitmesine bundan dolayı izin vermiyor da olabilir. Ama önüm zaten kapalı olduğundan, solumdan gelenlere yol vermek için 3 metre daha gidip yolu kapamadığım için arkamdan korna çalıp, muhtemelen de sevdiklerimi anan zıttırıklar, bu ihtimalin oldukça zayıf kaldığını gösteriyorlardı.
Görüntüye, sabah o küçük göbekte karşılaştığım türdeki varlıklar geliyorlar. Muhtemelen içlerinde, az önce can vermiş 6 şoförün tırlarından saçılanların da olduğu, etraftaki fabrikaların depolarından sürüklenmiş gelmiş eşyaları, yine muhtemelen içinde 7 kayıp insanın olduğu akan sular içinden topluyorlar. Yazık, birilerinin malı ortalığa saçılmış, şunları toplayıp bir kenara koyayım, yerine bu varlıklar, ticareti ilerletip oracıkta pazar yeri dahi kurmuşlar.
Ama görüntüye artık kanmıyorum. İnsan suretindeki bu canlılar, kitaplarda yapılan tanımlara göre kesinlikle insan değiller. İnandıklarını iddia ettikleri kitaba göre, o kitaptan anladıklarına göre durumlarının yorumunu okuyucuya bırakıyorum.
Hep böyle derler ya siyasetçilerimiz, sanatçılarımız; son kararı halk en iyi şekilde verir. Dünyadaki tüm bilimlere hakim, iki ayaklı ansiklopedi, doğruluk abidesi, gözlem ve tahlil uzmanı ya bu güruh, en iyisini her zaman halk bilir.
Diğerlerini de sabah akşam televizyon başında otururken bakarak, çıtlayarak ihya edersin kısaca. Sen baktıkça birileri de halk bunu istiyor der. Aha bak bunlar sanatçı der. Onlar da hakkını teslim etmekten geri kalmazlar. Uzatılan her mikrofona, ben halkın içinden geldim, beni onlar yarattı, bu halk isterse beni bir günde bitirir falan derler. Sen daha bir kabarırsın yerinde. Yahu nelere muktedirim ben diye. Nur içinde yatsın Kemal Sunal, filmlerinde gaza getirici bir iltifat aldığında yanındakine sorardı ya “öyleyim di mi?” diye. Ama sen merak da etmezsin, sormazsın kendine. Halk olduğundan mütevellit, en iyiyi bilen olduğunu sandığın için.
Müdavimi olduğum berbere ne zaman gitsem mutlaka bir kadın programı açık olur. Bazen ben gelince kapatır, kapatmadığı zamanlar ya programın kendince önemli kısmındadır ya da diğer bir müşteri kendini kaptırmış seyrediyordur. Artık o sabahki alttan alma kapasiteme göre ve televizyondaki sözde kadın programının kavga, salya sümük zırlama boyutuna göre ya “kapat şunu” derim ya da dayanmaya çalışırım. Ama programda “donk”, “zonk” şeklindeki kafaya kafaya vuran o garip anonslar başladı mı hiç dayanamam.
Dün işim acele olduğundan, arabayla geçerken gördüğüm bir berbere girdim mecburen. Şükür ki televizyon kapalı. Berberin çırağı, müşteri geldi diye bastı radyonun düğmesine. “damarın adresi…” türünde anonslardan sonra “bazen sevdiğiniz insan…” diye kendince felsefe yapan bir bilge tam şarkı anons edecekken, çırak kanalı değiştirdi ve damardan gelecek şarkıya karşı kendimce dayanma hazırlıkları yaparken bir anda Handan Perçetin ablamız olgusuyla baş başa kaldım. Makkı Pulut bile dinlemeye razıyken bu olmamıştı. Tek perdelik sesi, bir gram nefesiyle yine yırtındı, ıkındı şarkıyı heba edip, iki gram moralimizle birlikte bitirdi. Bu travmanın üzerine Nadise, Hunda Harar türünde olası bir başka tehlikeye karşı “radyoyu kapatıver” dedim çırağa ve kabus bitti.
Büyükşehirlerin biraz varoş taraflarında gezildiğinde birçok ara sokakta bu türde tabelalı yerler görürüz;
Diyeceğim, bir acayip kılcal bölücülük tüm bir toplumu sarmış ve ciddi anlamda etkisi altına almış. Kim derse ki yahu bunlar memleketin zenginlikleri, ayrımcılık yoktur, dostluk, kardeşlik, çiçek böcek.Yanıt olarak vereceğim; karnım tok kardeşim. Bunlar vahim ve önemli emarelerdirler.
Televizyonda izlemiştim üniversite öğrencilerinin bir dersane çıkışında yaptıkları araştırmayı. Üniversiteye hazırlık kursundan çıkan gençlere mikrofon uzatıp, ülkemiz tarihiyle ilgili çeşitli sorular soruyorlardı.
Kış ayında cepheye top mermisi taşımak için Kastamonu’nun İnebolu’sundan kağnı arabasıyla yanında bebeğiyle Ankara’ya doğru yola çıkan, üzerindekileri mermiler ve bebeğine saran ve donarak şehit olan Şerife Bacı ismi, yahu hangi dizide oynuyordu bu karakter merakından ötesini uyandırmayan bir gençlik güruhu.
Müzenin tamamını gezenler de sanki, yahu buraya kadar geldik bari hepsini bitirelim havasında kıpraşıp duruyorlar. Oysa müzenin son bölümlerine doğru, Kurtuluş Savaşı ve kuruluş ile ilgili bir dünya döküman var. Gördükçe, okudukça, hatırladıkça benim bünyemde müthiş bir ağlama hissi uyandıran, içimden birşeyler koparan, karizmaya dokundurmayalım diye kendimi ne kadar tutmaya çalışsam da gözyaşlarıma bir türlü hakim olamadığım ve bu topraklarda nefes alıp veren herkesin görmesi, bilmesi, haberdar olması gereken birçok bilgi, resim, belge vs.
O gün Kağıthane taraflarındayken banka önünde gördüğüm kuyruk, validenin maaş işini hatırlamamı sağladı. Kuyruk gördüğünde derhal o mekanı terk eden, bekleyemeyen bu fakir artık işyerine döneceğinden, mecburen kuyruğun arkasına doğru meyletti. Elimde çanta sıranın arkasına geçerken, sırada bekleşen 10 civarındaki tüm emeklinin gözüme gözüme hiç çekinmeden bakmaları, kan basıncımı arttıran kuyruk fobime hiç de iyi gelmemişti. Kızsam mı kızmasam mı diye tereddüt geçirirken, önümdeki teyze sen buraya geç yavrum dedi, bir öndeki amca da kendi sırasını verdi derken beni en öne aldılar. O anki sevincimi tahmin edemezsiniz. Neyse ben kartı taktım, şifre 19.. girdim parayı çektim. Hemen arkamdaki amca, yavrum şu benim parayı da çekiver dedi. Aman dedim amca şifre-mifre, güvenlik olayları, bu bilgilerini kimseyle paylaşma, paranı başkasına çektirme gibilerinden ahkam keserken, bekleşen diğer emeklilerin hafif gülümser ve umut dolu bakışları, kafamın içinden tiz bir trinkk sesi gelmesine ve bendenizin jetonunun ancak düşmesine sebep oldu.
Ne güzel nesildir bu nesil. Birçok temel insani değer halen daha künk gibi içlerinde yerleşiktir, koparılamaz. İnsana güvenir, insanı severler, içlerindeki yegane şüphecilik de maalesef hep bizlerin, daha gençlerin; aman… diye başlayan sıkı tembihleriyle oluşuvermiştir. Karşılarındaki bir yemin etse zaten bünyelerinde eğreti duran şüphe kırıntıları da kolayca uçar gider.
Doktorlarla araları hiç iyi değildir. Başlarına gelen bir hastalığın son raddesine kadar, tıbbi arayışlara girmezler, arkadaşları dışında sevdiklerine bahsetmezler. Her tür hastalığa karşı kendilerince bir çareleri vardır. Bele kuşak bağlamak, nane-limon, bilmemne çorbası, bir bitkiyi kaynatıp suyunu içmek gibi yöntemlerle birçok rahatsızlıklarını kendi kendilerine tedavi etmeye çalşırlarlar. Hemen hepsinin kullandığı, tansiyon hapı, kan sulandırıcı vs türündeki ilaçlar, etraflarından gelen baskı gittikleri ya da zorla kollarından tutulup götürüldekleri doktorca yazılıp zorunlu kılınmış ilaçlarıdır.
Köşe yazarlarının hemen hepsi akşamları, geceyarıları, Tirbün Arkası, 46 Pas, 1990 Dakika, Eşref Tribünü gibi isimleri olan, biri biter biri başlar spor programlarında yorumculuk da yaparlar. Bu sipor alimlerinin yorumları, tartışmaları evlere şenliktir. Sanırım bütün bir millet olarak futbolun kitabını yazdığımızı bildiklerinden olsa gerek, geometri, matematik, sosyoloji, psikoloji, ziraat gibi futbol dışındaki hemen her konuda konuşur, ahkam keserler. Futbol konuşmaları sırasında ise zaten birbirleriyle kapışma, sataşma, kavga falan derken reytingi kapar götürürler. Ama bazı konularda ise hep hemfikirdirler. Örneğin, ülkenin dörtbir yanında oynanmış maçlarda mutlaka yine bir dünya kavga, dövüş, yaralanmalar ve en hafifinden koro halinde galiz küfürler hakkında. “Bunlar münferit olaylardır, tüm bilmemne camiasına mal etmek olmaz, o olayları yapanları burdan kınıyoruz di mi arkadaşlar” türünde bir konuşma her programda mutlaka yapılır.
Aynı dönemde içlerinde milletvekili, yüksek bürokrat, Ahmet Bey’in amcası, Mehmet Bey’in kankası da dahil ilgili ilgisiz yüzlerce kişinin Futbol Federasyonu tarafından bedavaya yurtdışındaki bu maçlara getirildiği, uçaklarda kasılma, lüks otellerde yayılma, stadlarda çömme, lokantalarda zıkkımlanmalarına kadar tüm ihtiyaçlarını milletin kesesinden ödendiğini de basından öğrenmiştik.
Örneğin, bünyeye en çok dokunanlardan biridir, kuaför faslı. Gelin neyse de gelinle birlikte kuaföre giden ilgili ilgisiz akraba tayfasının da saçlarının yapılması. Zaten gelinbaşı denen acayiplik sayesinde 20 liralık saça 200 lirayı almaktan hiç utanmayan kufaör takımı, aynı vicdansız tarifeyi gelinle birlikte kuaföre gelmiş bir anlamda beleşçi tayfasına da uygular. Birbirinden sevimsiz ve şekilsiz, kafa üzerine konmuş devasa geometri facialarının adı saç modeli diye tüm hanım kısmına yutturulur. Bazı saç modelleri öylesine gülünç ve fantastikdir ki, hanımlarını gören adamların yahu bunu almakla iyi mi ettik diye düşüncelere gark olmaları, analarını gören yavrucakların, ben annemi isterim diye ciyaklamaları hiç şaşırtıcı olmaz. Kuaförde atılan bu toptan kazığın bonusu da, kalfasıydı, çırağıydı, çomağıydı ayrı ayrı kurnazlıklarıdır. Tarak takıldı, kapı açılmıyor, bigudi çıkmıyor yaratıcılıklarıyla damadın kafasını koparma işinin hakkını verirler. Erkek kuaförünün de belki de yıllardır müşterisi olan damadı 10 Lira yerine o gün 50 Liraya tıraş etmesi gayet doğal sayılır.
Eskiden sadece çocukların yaptığı araba önü kesmeler, ekonomik krizden olsa gerek kazık kadar adamların dahi ilgi gösterdiği bir başka pespayeliktir. Bu haramilerin trafiğin içinde arabasıyla ön kesmeleri artık rutin halini almıştır. İsviçre’li bilimadamlarından rica etsek de araba önü keseyim de yolumu bulayım derken meydana gelen kazalarda ne kadar vatan evladı helak olmuş, tampon patlamış, kapı göçmüş, ayna kırılmış bir araştırıverseler. Bu haramileri gören damat da elinden geleni yapıyor, nafakayı kurtarmak için mihail şumaher kesiliyor ama nafile. Harami tayfası öyle akrobatik atraksiyonlar sergiliyorlar ki olimpiyatlara şenlik. Yukarıdaki resimde bahşiş avcılarından kaçmaya çalışan bir bahtsıza ait aracı görüyorsunuz.
Eski kızılderili taktiklerine başvurup, tüpçü, sucu bulup onlara sorayım diyorum. Bu türde yerlerdeki esnaflar da artık bıkmışlar. Daha kapıdan girerken bu tosbaa da adres soracak der gibi bakıyorlar. Allahtan ağzının ucuyla yanıt veriyor belli belirsiz, sanki uykuda adam, ağzında birşeyler mırıldaşıyor, kaptın kaptın. Yoksa, anlayamadım arkadaşım bir daha tekrar ediver, diyecek vatan evladı ya saftır ya da kavga çıkarmak için bara girmiş kovboy kıvamındadır.
Hanımın ara ara baktığı bir dizi vardı. İsmi bir garip, metal adı gibi birşeydi sanırım. Televizyonun önünden geçiyorum, koca bir yemek sofrası etrafında kahramanlar, sonra bakıyorum bir başka sofra etrafında yine bir kısım kahramanlar. Her bölüm böyle, tüm bir dizi sofra başında geçiyor. Köşkün salonunda sofrada, koca balkonda sofrada, devasa bahçede sofrada, dışarıda biryerdeki sahne yine sofra başında. Karakterlere bakıyorum, adamlar sırım, kadınlar dal gibi. Bu kadar yemeye forumlarını iyi koruyorlar, kendilerine buradan takdirlerimi sunuyorum.
Konuyla ilgili olarak halk içinde artan huzursuzluk, bugün memleketi Rize’de Başbakanımıza kadar sirayet etti. Televizyonlarımızda da 435235 kez tekrar edilen görüntülerden anlaşıldığı kadarıyla meraklı bir hemşehrisi, istemeyerek de olsa kendilerinin midesine doğru aparkat tarzında bir yumruk aşkederek, ağzındaki baklayı dışarı çıkarma girişiminde bulundu. Bakla yerine, boğuk ve içten bir “ough” yanıtını alan tüm Türkiye olarak yine meraklara gark olduk.
Acaba diyorum İsviçre’li bilimadamları araştırmışlar mı? Dünyada bir ülke var mıdır ki vatandaşları, Avrupa Avrupa Duy Sesimizi diyerek böyle gözlerini, boyun damarlarını pörtlete pörtlete, üstelik gayet de içten ortalıklara dökülüp bağırıp çağırsınlar. Sanki, ilk nükleer silah denememiz başarıyla sonuçlanmış, dünyanın kıskançlıkla izlediği en gelişmiş uydumuz yörüngeye başarıyla oturmuş, tüm dünyaya hidrojen yakıtlı araçlar ihraç etmeye başlamışız.
Sorsak Fatih’in torunuyuzdur bizler, Atatürk’ün çocukları, Hz.Ömer ahlakının mirasçıları. Vücut bulsalar o büyük Fatih, o ulu önder, o mübarekler şöyle bir memleketin haline baksalar, yetki verip devleti teslim ettiğimiz tepemizdekilere baksalar;
Altımda Alman arabası, ağzımda İngiliz sigarası, kolumda Çin saati, cebimde Tayvan aypodu, kulağımda İsveç telefonu, bardağımda İsviçre kahvesi, tabağımda Amerikan pirinci…
Şahsımız, eşimiz, çocuğumuz adına hep daha iyi olmasına çalıştığımız, bir türlü hah tamam artık ına varamadığımız bu hayat ne kadar da örselemiş bizleri. Mutlaka biryerlere yetişmemiz, birşeyleri yetiştirmemiz, birşeylere sahip olabilmek için de daha çok para sahip olmamız gerektiği düşüncesi almış götürmüş en temel değerlerimizi. Kör, sağır, dilsiz olmuşuz farkında değiliz.
Bu anlayışın adeta ayetleridir havale ve öğüt vermek. Taşı gördüğünde; o kadar vergi veriyoruz, devlet kaldırsın belediye halletsin, ben canımı dişime takıyorum o da çalışsın, yapsın, doğum kontrol diye birşey var, peydahlarken bana mı sordun lar atasözleri gibidir. Örneğin bu güruh nezdinde artık hiçbir gücün sarsamayacağı en büyük mitlerden biridir, zengin dilenci kalleşliği. Vah vah, yazık, ay çok üzüldüm lerin içleri boştur, gerçekte bir anlam ifade etmez bu güruhta. Taş gibidir burun direkleri, hiç titremez. Göğüsten mideye doğru olmaz sızıları, kopmaz birşeyler oralardan.


