“Bütün aksilikler de hep beni bulur.” “Nerden çıktı şimdi bu”, “Zaten herşey yolunda gitse şaşardım”, “Off, yine mi”. Bu türde serzenişlerde ne kadar çok bulunuyoruz değil mi? Bendeniz de öyleyimdir. Üstelik örnek verilen ifadeler yerine, buraya yazmamın pek uygun olmayacağı çok daha naif serzenişleri seçerim itinayla.
Son günlerde arabamda, yolda bırakmaz ama benim gibi hassas adamları tırt etmeye pek yatkın bir arıza peydah oldu. Çalışır haldeyken, inceden bir titreşim yapıyor motor, düzensiz çalışıyor hafiften. Zamanında ödül almış, en titreşimsiz motor diye. Tabii ki fabrikadan çıkan tek titreyen motor da beni bulmuş. Araba biraz değişik, anlamıyor ustalar, elletemiyorum heryerde. Barut fıçısı kıvamında yine düştüm Bostancı Oto Sanayi yollarına. Üstelik aynı arızayı tespit için iki kere daha gitmiştim geçen haftalarda.
O mudur, bu mudur, sök, tak derken yine saatler geçti. Netice aynı. Bulamadık sorunu. Çok sevdiğim arabama fena halde kızmış ve acıkmış halde, kafamdan hafif hafif duman çıkararak sanayiden ayrıldım. Hem birşeyler atıştırayım hem de araba yıkatmayla pek aram olmasa da tenha bir yer bulup, pek haketmese de temizleteyim dedim bizim kızı.
Tenha bir yer, çünkü sıra bekleyememe gibi bir güzel huyum var. Zaten kalabalık yerde araba yıkatırsanız şişirme yaparlar. Mutlaka kenarda bekleyenler vardır ve bir an önce eldeki iş savılmalıdır.
Kalabalık lokantada yemek yeme sorunsalım da vardır benim. Örneğin popüler, sürekli dolu, boşalan yere anında birilerinin oturduğu bir yerde yemek yemem, yedirmem. Yiyenleri de tenkit ederim. Garsonlar garson değil adeta şansolyedirler. Yerlerinde hiç durmazlar çünkü masada boşalmış ya da boşalmaya yakın her bardağı, tabağı anında önünüzden alırlar. Yanınızdan gelip geçerken mutlaka önünüzdeki tabağa bakarak, yemeğin tüketilme hızını kontrol ederler. Yemek sonrası çay içmek isteseniz, Şansolye hep aynı yanıtı verir mutlaka başka taraflara bakarak; “yeni demlendi”. Karşımdakinin konuşma sırasında sağa sola bakınmasından hazzetmeyen, çoğunlukla da bunu uzun uzun düşündükten sonra anlayabileceği türde laf sokarak belli eden bendenizin sinirinin tavan yaptığı andır bu.
Hele bir de kenarlarda yediğinizi gözetleye gözetleye bekleşenler varsa çekilir gibi değildir böyle mekanlar benim için. Kardeşim, orada öyle umumi hela önünde bekleşir gibi kök salacağına git başka bir yerde ye birşeyler, ölmezsin. Kader vurmuş, bilmeden gelip oturmuşuz şuraya, kasma bizi. Olmaz. Bekleşenlerin hatun kişileri illa orada abdesthane ibriği gibi dikilecek, yanındaki necefli maşrapa kılıklıya eğilip eğilip, yemek yiyenleri çekiştirecek. Ağırdan aldıklarını düşündükleri masadakilere kötü kötü bakacak. Hesap ödeme halindeki masaya doğru sıçrayarak meyletmeleri, tepesinde dikilmeleri, daha siz baseninizi oturduğunuz zeminden kaldırken, kendi basenini aradaki boşluğa doğru yanlamaları da işin bonusudur. Bu tiplerin bir diğer versiyonlarına da market kasalarında rast geliriz. En öndeki ödeme yaptığında, önündeki de hemen ileri gidecekmiş gibi güdüsel olarak arkanızdan dayanan masum fortçuların akrabasıdır bunlar.
Neyse 5-6 tane yıkamacı önünde yavaşladım ancak gözüm tutmadığından yola devam ettim. Umudumu yitirmek üzereyken bir küçük pankart gördüm “Oto Kuaför” diye. Sokak içinde kalmış tek arabalık ufacık bir yer ve boş. Derhal meylettim.
Kulübe gibi bir yerden hemen iki kişi çıkageldiler telaşla. 16 yaşlarında bir genç ve 50′lerinde bir adam. Arabayı yanaştırıp inerken, kapıyı açan adamın tek kolunun omuzdan itibaren olmadığını farkettim. Her zamanki gibi “dışı ile çok uğraşmayın” diyemedim. Köşedeki bir beyaz plastik sandalyeye oturdum.
Genç çocuk ve adam uzun uzun arabanın dışını yıkadılar. Tek kolu olmayan adam yerinde durmuyor, köpük makinesiyle uğraşıyor, takılan hortumu kurtarıyor, paspasları asıyor, tek koluyla nasıl güç yetiriyorsa beğenmediği bazı yerleri köpüğe sokup çıkardığı fırçayla tekrar geçiyor.
Yerimden kalkıp, “yakınlarda lokanta gibi bir yer var mı” diye sordum. “Az ilerde köfteci var” dediler. “Telefon ediverin de birer köfte yiyelim” diye karşılık verdim. Köfteci seyyarmış, gidip almak gerekiyor. Ben gidip geleyim dedim. Kolu olmayan adam atıldı “olur mu abi, ben hemen alıp gelirim” dedi. Yaşı benden çok büyükler abi dediğinde hemen yaşlarını sorarım bir daha demesin diye, ama ona sormadım. Kararlılıkla “yok, alır gelirim ben” dedim.
Hemen 100 metre kadar ileride, köşede bir seyyar köfteci. Allah’tan ben yanına gidene kadar başındaki kalabalık kaybolup, bekleyen sayısı bire düştü. Kenardaki birkaç taburesi doluydu. Ellerindeki neredeyse boyları uzunluğundaki devasa ekmeği yiyen çıraklardı oturan çocuklar. “Tam mı yarım mı olsun” diye sordu işinin ehli seyyar. “İki tam bir yarım, yarıma soğan, acı koyma” dedim. Yumurtayı kabuğuyla karışık kırıp pişirebilmekten öte mutfak becerisi olmayan biri olarak, ızgara üzerindeki köfteleri çevirmesini, domatesi doğramasını, biberleri boydan boya cetvelle ölçmüş gibi bölmesini, çekirdeklerini tam olarak çözemediğim bir atraksiyonla bir çırpıda yok etmesini hayranlıkla izledim. Benim yarımı hazırlarken boşuna baktım, unutup da soğan, acı atarmı ki diye. Poşete iki büyük bir de küçük ayran ekletip yıkamacıya döndüm. Kulübe gibi yere girip ortadaki üzeri gazete kaplı yüksekliğe paketi bıraktım. İçinden benim nevaleleri alıp beyaz plastik sandalyeye döndüm.
Tek kolu olmayan adama takıldı yine gözlerim. Tek elle bir bezin kolay kolay yıkanamayacağını, sıkılıp suyunun akıtılamayacağını anladım. Sürekli nefes nefese gibiydi. Bir yerleri siliyor, kirli bezleri yıkıyor, diğer kolundan güç alamadan bir ön koltuğa yatmış bir yerlere uzanıyor, bir arka koltukta zeminle boğuşuyor. Arabadan çıkıp tezgaha doğru giderken elini alnına götürüp terini siliyor. Çocuğun yaptığı bir yerin üzerinden mutlaka kendisi de geçiyor.
Tezgahın üzerindeki oto parfümü şişelerinin üçünü birden almaya çalışıyor. Ama parmaklarına yalnızca ikisini alabiliyor. Hızlı adımlarla yanıma yaklaşıp “hangisini sıkıyım, biri hafif diğeri normal kokuyor” diyor. Kokluyorum ikisini de. Farklı gelmiyorlar kokuları. “sık birisini kafana göre” diyorum. “istersen tezgahın üzerinde başka bir çeşit daha var” diyor biraz önce kavrayıp getiremediği şişeyi başıyla işaret ederek. “gerek yok az birşey sıkıver yeter” diyorum. Plastik şişenin birini tezgaha bırakıyor ama şişe sallanıp yıkılıyor. Elinde diğer şişeyi tutarken yıkılmış olanı düzeltmeye çalışıyor, başaramıyor. Daha fazla vakit kaybetmeyip hızlıca arabaya dönüyor, elindekini sıkmak için. Olmuyor. Şişeyi ağzına götürüyor. Sanırım emniyet mekanizması gibi birşeyi ağzıyla zar zor açıyor.
Durmadı yerinde, hiç duramadı. Gerçekten de yorulmasına rağmen oflamadı, adeta belli etmekten korktu yorgunluğunu. Bu çırpınmaya, tek kolla iş yapmanın zorluğuna karşı tepkisi yalnızca terini silmek, nefes nefese kalmak oldu. Sezmedim en ufak serzeniş hali, isyan.
Bir saatten fazla kaldığım yıkamacıda bir tane başka araba gelmedi, keşke solak olsaymış diye düşünürken, ter içinde gülümsemeye çalışan adamın “hazır abi, tertemiz oldu” sesiyle kendime geldim. Ödemeyi yapıp, korna ile selamlayarak ayrılırken elindeki kovayı hızlıca yere bırakıp el salladı.
Bulduğu o üçotuz maaşlık işi kaybetmemek için çırpınan, yaşama o tek koluyla tutunmaya çabalayan, sürekli nefes nefese adam çıkmadı bir türlü aklımdan. Örneğin alkışlamak gibi, tek kollu bedeniyle yapamadıklarını düşündüm. Hayatının kat be kat zor olduğunu.
Dönüş yolunda köprüde akşam trafiği vardı, kızamadım. Arabamdaki keyfe keder arıza kendini yine belli ediyor, söylenemedim. O adamdan utandım.
-Yok, Gözüme Birşey Kaçtı Serisi-