Merdivenleri temizleyen yaşlıca bir teyze. Talihsiz bir hastalık geçirip yatalağa yakın hale gelen bir oğlu, gelini ve dört torunuyla yaşamaya çalışan. Kızlı erkekli çocuklar birer zeka küpü, sürekli takdirname. O parmak kadar çocuklar ki bir o işyerinde, bir bu işyerinde okuldan arta kalan zamanlarda, çoğu zaman alamadıkları üç kuruş için çabalarlar. Ağır aksak giden düzen, tek oğulun hastalığıyla iyice bozulmuş, oğlanın sigorta primlerini son çalıştığı yer yatırmamış, adam gibi tedavi hak getire. Hayatla imtihanı bitmek bilmeyen 70′lerindeki teyzenin merdiven silerek oğluna ve torunlarına bakmaya çalışma, belki de onlara yük olmama çabaları da son bulmuş. Çünkü kendisine verilen abartısız üç kuruş da göze batmış, ihtiyarladı, iyi temizleyemiyor diye artık gelmemesini istemiş temizlik abideleri apartuman sakinleri.

bebekAksaray cenahları kaldırımlarında, tenha aralarda bolca seyyar satıcılar. Doğrudan yere ya da gazeteler, çuvallar üzerine mallarını itinayla dizmişler. Ucuz Çin malcıları, kullanılmış ya da yeni giysiciler, ayakkabıcılar, yün içlikçiler, şemsiyeciler, tüplü lüxlü aydınlatmalı küçük arabalı Özhasdiyar burma tatlıcılar, meyveciler. Tümünün gözleri, önümde yavaş yavaş yürüyen Zabıta komiserinde. Kimisi mallarını kucaklayarak, kimisi de ipli bir düzenekle sürükleyerek kurtarmaya çalışıyorlar. Kimisi ise gururla başı diklemiş, olduğu yerden bakıyor, yüz hafif kızarık. Hepsinin ortak yanı tığ gibiler, kavruklar, hallerinden belli ki yarı aç yarı toklar ama eller kocaman. En nazenini, dalyan kıvamındaki bu fakirden hallice olan, en kıyılara sıkışmış olan Afrikalılar da var. Çok ucuza, çakma marka saat satıyorlar. Afrikalılar bizim satıcılardan daha sağlıklı duruyorlar.

Hava kararmaya başlamış. Kenara duvarın üzerine, at yarışı ve İddiaa bültenlerini karıştıran adamın yanına ilişiyorum. Merak ediyorum, yün içlikçi 5 liradan, şemsiyeci 5 liradan, defolu çakma kotçu 8 liradan, kerhane tatlıcısı 1 liradan kaç tane satıp tahminen kaç lira kazanacaklar. Gelen geçen oldukça fazla. Metrodan çıkanların yolu üzerindeki burada 2 saate yakın bekliyorum.

Şemsiyeci hiç satamıyor. Sesi en çok çıkan defolu çakma kotçunun uğrayanı çok oluyor, tezgahı karıştıranı da. Ancak, 2 tane satabiliyor. Birini 6, diğerini 7 liradan. Tatlıcı 2 tane satıyor pazarlıksız toplam 2 liraya, yoldan geçen üç genç de birer tane alıyorlar, ancak pazarlıkla 2 lira ödüyorlar. Yün içlikçi 1 tane satıyor, alıcı pazarlık ediyor 4 liraya anlaşıyorlar. Hasta görünümlü yün içlikçi bereket versin diyor. Aynı yün içlikçi, yoldan geçen ihtiyar dilenciye bir poşet içinde bir altlık veriyor hızlı hareketlerle.

Artık yavaş yavaş toplanmaya başlıyorlar. Sattıklarından üçer beşer tane almaktan başka birşey gelmiyor elimden. Bilmemkaç milyon işsizi, yarım trilyon dolar borcu, halkının yüzdebilmemkaçı açlık sınırında olan ve birçok yerleşim birimine hâla eğitim, sağlık gibi temel hizmetleri götürülememiş güzel memleketimde yukarıdaki gibi manzaralar şaşırtıcı olmuyorlar.

Gıdılarına imrendiğim büyüklerim alın-verin ekonomiye can verin deyip ne de güzel söylüyorlar, alay eder gibi. Sormak lazım kendilerine niye önce alın diyorsunuz diye? Bu adama ne verdin de elindekiyle birşeyler alacak? Adamın vitaminsizlikten gözünde fer, ağzında dişeti kalmamış. Diyorsun ki al-ver. Olur.

Peki tüm bu yoksulluk, çaresizlik, adaletsizliklerin katlanarak büyüdüğü bu bereketli topraklarda, garip gureba, Atatürk, halkçılık, bilmemkaçtane devlet kurmuş büyük Türk milleti ağızlarıyla onyıllardır politika yapanlar ne işlerle meşguller? Ekonomik açılımdan hariç her türlü açılımdan açılıma yelken açıyorlar. Dışarıdan birilerinden aldıkları listeleri, madde madde canla başla tamam etmeye çalışıyorlar. Tabii ki bolca kayıkçı kavgası olmazsa olmaz.

Gerçi adamcağızların da haklarını yemeyelim. Memleketi boşlamayalım, bakalım gazetelerde neler var diye basına göz atalım deseler zaten yandık. Güzide basınımızın amiral şeysi gazetesine bakıyorum. Başlıklar şöyle;

“Bacaklarına erkeklerden çok kadınların baktığı o kadın İstanbul’a geldi”,

“Dar elbise giyen ünlüler bakın nasıl yakalandı”,

“Feysbuktan 12 kızı hamile bıraktı”,

“Üvey babasıyla kaçtı”,

“Maçı bırak, güzellere bak”,

“Arap kızı ne güzel bakıyor”,

“Önce kırbaçladı, sonra sevişti”

Cemaat gazetesine bakıyorum;

“Türkiye’de en çok satılan modeller”,

“Köprüden atladı ama…” videosu,

“En çok sarmısağı hangi il tüketiyor”,

“Paraguay’da darbenin söylentisi bile…”

ve tabii hukuk devleti olduğumuzdan ve kul hakkına yeni bir bakış açısı getirdiklerinden olsa gerek bolca Ergenekon garabeti kampanyaları. Kahkül’ün Rihter’i bayıra karşı yatırdığı villa bahçesindeki camekanlı barakanın ziyaretçi akınına uğradığı, gibi haberlerden bahsetmeye gerek yok. Bu nedir böyle kardeşim diye sorsan, halk böyle istiyor gibi yere batasıca bir tamamen duygusal gerekçeleri var.

Şimdi bizi yöneten yüce şahsiyetler bu güzide basında bunları görürlerse ne yapacaklar ki? Ohoo, memleket almış yürümüş, dert tasa yok diye, artık unutulmaya yüz tutmuş tavana çiğ köfte yapıştırma adetlerimizi yaşatmaya devam etseler şaşırmak abes olur. Toplumsal adaleti sağlama görevine talip olup, yoksulluğu bitirecekleri iddiasıyla su başlarını tutmuş, üstelik de yürütme yetkisine sahip büyüklerimize kızmak ne haddime.

Ne merdivenleri silen yaşlı teyzenin artık hakettiğini düşündüğümüz işsizliği, ne 10 lira ciro ile tezgahını toplayan garibanın çaresizliği, ne eşi ve üç çocuğuyla birlikte kendisini öldüren baba ne de valilik önünde kendini yakan işsiz insanlar bizlerde vah vah tan öte tepkiye sebep olmuyor. Artık yadırgamıyoruz bunları. Günlük hayatın rutinleri olarak kabul ediyoruz. Nasıl kapasitede bir ciğerimiz varsa bunları kanıksayabiliyoruz bir güzel.

İnsan olmanın, belki de müslüman olmanın gereği bir yana, bari kendimiz için dahi kafa yorabiliyor muyuz? Hiç soruyor muyuz nedir bu yanıbaşımızda yaşanan dramın sebebi, yarın benim ya da bir sevdiğimin başına da gelebilir mi? Ne yapabilirim kendimce diye. Yok. İki dizi arasında beş dakika vakit ayırıp kafa yorabilme yetimiz yok.

yoklukDemem odur ki karşımızda televizyonumuz, önümüzde internetimiz, elimizde gazetemiz ama dünyadan haberimiz yok. Oysa bu yoksullukları, dramları görmek için sağa sola dönebilen bir kafa ve onun önünde yerleşik iki tane göz dahi yeterli. Ama olmuyor, yine de göremiyoruz etrafımızı. Çünkü en önemli algı gerecimiz yok. O algı gereci aslında hepimizde var ama kan pompalamaktan başka işe yaramaz olmuş. Algı gerecinin diğer adı olan, cesaretin kardeşi Yürek zaten erken emekli, oralarda biryerlerde mukim güzelim Vicdan sa kötü yola düşmüş.

Tıpkı günümüzde sözde değer verdiğimiz vatan, millet, bayrak, özgürlük, adalet, insanlık, hak, hukuk guguk gibi tüm tok terimlerin içlerini boşalttığımız ya da boşaltılmasına seyirci kaldığımız gibi kendi kofluğumuzun da ta dibine vurmuşuz. Hepimizin ambalaj yerinde, dil kürek ama bedende ruh yok. Çinlilerden özür dileyerek söylüyorum, sanki Çin malı, çakma insanlar olmuşuz.

Yukarıda yazının başında, yumurta içinde uyuyan bebeği gördüğümüzde “ah canım, kurban olıyım sana, şunun tatlılığına bak” diyebilirken, kendini yakan işsizin de Aksaray’daki avurdu çıkmış satıcının da bir zamanlar tıpkı bu bebek gibi olduğunu, en az bu resimdeki bebek kadar ilgiyi hakettiğini anlayamadığımızdandır bu batasıca, riyakar değil, binbirsuratlılar düzeninin yaşam bulması, güçlenerek sürmesi.

E be kardeşim sen de melaikemişsin hani, diyenler de çıkabilir.  Merak etmeyin kendime de bakıyorum.

Kendimi adam zannederken, Horasan’ın Köpekleri kadar olamadığıma üzülüyorum. Sonra etrafıma bakıyorum. Yalnız olmadığımı görünce daha da üzülüyorum.

-Buldun mu Götür, Olmayanı Paylaş Serisi-

Not: Bir arama motorunda Horasan, Köpek falan yazıp entıra basın. Bu fakire, ne demek istedin diye mesaj zahmet buyurmayın.